Bir TFD Kuşaklar Arası Etkileşim Seminerinin Ardından – 2

Dr. Ergin Dileköz

            Yazının başlığını “Bir TFD Kuşaklar Arası Etkileşim Seminerinin Ardından – 2” olarak seçtim.  “Bir TFD Kuşaklar Arası Etkileşim Seminerinin Ardından -1” in  TFD Bülteninde yayımlanmak üzere ya hazırlanmış ya da hazırlanmak üzere olduğunu tahmin ediyorum. Sanıyorum ki, gelenek bozulmayacak ve bu güzel toplantının ardından da katılımcıların izlenimlerinin yer aldığı bir yazı TFD yöneticilerince hazırlanacaktır. İşin aslı ben de bu yazıyı yazarken bu yönde bir eksikliği tamamlamak gibi bir gayretim olduğu için değil, toplantılar sırasında söyleyemeyip içimde kalan bir iki hususu tartışmaya açmak niyetiyle yola çıktım. 

           

            Öncelikle, toplantı hakkındaki izlenimlerimi kısaca özetleyim; her şeyden önce genel anlamda toplantı içeriği son derece doluydu ve hazırlanan sunumlar, alışılanın dışında, çok nefesli uzun bilimsel gayretlerin sonunda ortaya çıkan bulguların takdimi şeklindeydi.  Bu yönüyle, konular hakkında genel bir bilgi verildikten sonra konu bütünlüğü içerisinde  çalışmaların çeşitli aşamalarının bu şekilde sunulması, bir ön varsayımdan yola çıkarak bu varsayımın nasıl doğrulanabileceği, bu çalışmaların hazırlıklarının nasıl yapılması ve gereç ve yöntemlerin nasıl kurulması gerektiğine dair son derece faydalı bilgiler veren güzel bir örnek oldu. Bunun dışında tartışma sürelerinin uzunca tutulması da, konunun enine-boyuna değerlendirilmesine imkan sağladı ki, bu noktada TFD yöneticilerine ve toplantıyı düzenleyen sayın hocalarımıza teşekkür etmemiz gerektiğini düşünüyorum.

           

            Bunların dışında seçkin bir toplulukla beraber olma imkanı sağlandığı için de ayrıca mutluyum.  Açıkçası, bilimsel toplantıları “Havuz, kumsal, açık büfe-alkol” derlemesi dışında, bilimsel paylaşım esasına dayalı bir yapıda değerlendirmek için orada bulunan bir araştırmacı topluluğunun içinde yer almak insanı gerçekten keyiflendiriyor. 

 

            Bir diğer husus; bu toplantının Kızılcahamam’ da yapılması da, çok hoş bir ortam sağladı.  Karların ortasında mayolarıyla soğuğa direnen kahraman Türk bilim neferlerinin ibret vesikaları, sayın hocamız Prof. Dr. Öner SÜZER tarafından  itinayla tespit edildi. Bu dosta güven, düşmana korku veren ibret vesikaları – gerçi içinde benimkilerin de yar aldığı bir kısım resimler dosta da korku verebilir, o ayrı – sanıyorum yakın bir zamanda kamuoyuna arz edilecektir.

 

            Benim esas değinmek istediğim konu ise, toplantılar sırasında gündeme gelen Türkçe bilimsel terimler ve yabancı kelimelerin Türk bilimsel lûgatında nasıl yer alması gerektiğine dair yapılan tartışmalardır. Sanıyorum sayın hocamız Prof. Dr. S. Oğuz KAYAALP’in bu konudaki “bilimsel terimlerin Türkçe’ leştirilmesi gereği” ne dair gayreti, camiamız tarafından – sadece Farmakoloji ailesi için söylemiyorum, genel anlamda Türk bilim insanına yönelik bir tespit bu – hak ettiği ilgiyi görmemiştir.  Gündeme konu olan bazı kelimelerin zaten Türk dilinde bir karşılığı varken bu kelimelerin nasıl okunması gerektiğine dair yapılan hararetli tartışmayı çok anladığımı söyleyemem doğrusu. “Enjeksiyon” mu “injeksiyon” mu tartışmasını yapmak yerine zaten mevcut yapıda var olan “zerk, zerk etmek” kelimelerini kullandığınız taktirde emin olun bu vahim sorun kendiliğinden çözülecektir.  Çünkü hemen hiçbirimizin,  “bu kelime zörk diye mi okunur yoksa zirk diye mi ?” şeklinde bir tereddüde düşeceğini zannetmiyorum.  Şimdi diyeceksiniz ki “ bu kelime de Türkçe değil kök olarak”. Doğrudur,  ancak ne var ki bendeki geçmişi daha eskidir ve daha “benden” bir kelimedir.  “Enflamasyon mu inflamasyon mu ?” diye tartışmadan önce bu kelimenin neredeyse tam karşılığı olan ve halihazırda bazı kaynaklarda kullanılan “yangı” kelimesini kullanmak hem bu tartışmayı ortadan kaldıracak hem de bu bilimsel terime bir kimlik kazandıracaktır.  Şimdi düşününüz ki siz bir kurumda hekim olarak çalışıyorsunuz ve size muayeneye gelen hastaya “Kardeşim senin bileğinde enflamasyon oluşmuş” diyorsunuz. Şimdi eğer bu kişi bir sağlık çalışanı değilse, örneğin ne bileyim evinize boya yapmaya gelen bir boya ustası ise, bu kelimenin enflamasyon mu, inflamasyon mu olduğu, hangi şeklini kullanırsak Fransızca kökenine ne kadar sadık kaldığımız vb. gibi hayati endişelere kapılacağını zannetmiyorum. Yok eğer “yangı oluşmuş bileğinde” derseniz, belki yine anlamayacaktır ama en azından bu onun mevcut bilgilerinde “yangı, yanma duygusu, acı, ağrı, kırmızı renk” kavramlarından en az birine tesadüf edecektir.  Gerçi bunun da pek önemi yoktur aslında, hastanıza doğru tedaviyi verebildiyseniz eğer, o, sıkıntısının geçip geçmediği ile ilgilenecektir. Ama eğer siz bu kelimeyi diğer meslektaşlarınızla beraber birlik içinde kullanırsanız daha doğrusu bunu bir duruş olarak gösterebilirseniz eğer, bunun bizlere faydası büyük olacaktır. Nasılını, nedenini kendi meşrebimce anlatmaya çalışayım: Bir kere her şeyden önce bu duruş,  “Bir kelimenin ecnebicesini kullanırsam kafadan + 2 puan alırım” şeklindeki vahim yanılgıdan kurtulmak için çok önemli bir adım olacaktır.  Bu yanılgının bilimsel gelişimimize olan zararlı etkisini tarife bilmem gerek var mı ?  Amerika’ya  eğitim için 3 ay gidip döndüğünde “Teksas şivesiyle Türkçe” konuşan bilim adamlarımızın halini bir düşünün.  Ya bu Amerikalılar dil eğitiminde fersah fersah ileri gitmiş, bizim haberimiz yok, öyle ya, 30 küsur senelik birikimini bir kenara bırak, 3 ayda adamların konuştuğu vurguyla yarım yamalak bir Türkçe konuş “aaaamm, o gün free günümdü” falan gibisinden, yahut ta bizim bilim adamımız çok hızlı öğreniyor ve Darwin’i bile yerinden hoplatacak bir hızda yeni yapıya uyum gösteriyor.  Şimdi aklıma gelmişken; yabancı konukların da olduğu bir toplantı sırasında şahit olduğum bir olayı aktarmak isterim; yabancı konukların varlığı nedeniyle sunumlar İngilizce yapılıyor (yabancı katılımcı/Türk katılımcı oranı da yaklaşık 4/100) ve İngilizcesi oldukça iyi olan bir Türk hocamız konuşmasını bitirdikten sonra yine bir başka Türk katılımcı, pek iyi olmayan bir İngilizce ile konuşmacıya soru soruyor. Ne konuşmacı dinleyicinin derdini anlayabildi, ne katılımcılar sorulan soruya ve alınan cevaba vakıf oldu, neyse ki konuşmacı hocamız “hiper iyi” İngilizcesini konuşturarak ufak bir gösteri yaptı ve “Madem İngilizce’yi anadilin gibi konuşamıyorsun, ne diye merak ediyorsun da soru soruyorsun be adam !?!” a karşılık gelen bir üslupla, katılımcıya gereken dersi (!) verdi. 

 

İşte bu yaklaşım maalesef  “Adamlar zaten bu konunun her şeyini çalışmışlardır, bari biz de aynı maddeye Çengelköy salatalığında bakalım da bu bilimsel aşamadan geri durmayalım !!!” şeklindeki belli bir hedefi, varsayımı olmayan bilimsel çalışmaların sayısının artmasına neden oluyor ve Türk bilim adamı kural koyacak evrensel keşiflerin gittikçe uzağına düşüyor (Nereden biliyorsun derseniz, kendimden biliyorum).  Çünkü her şeyden öte ve önce Türk bilim adamının kendi özgüvenine baltayı bu yaklaşım vuruyor.  Özgüveniniz eksikse kural koyacak cesareti kendinizde bulamazsınız.  Alman milletinin bu konudaki tavrına hep hayran olmuşumdur, adamlar hem kendileri bilimi bizzat ürettikleri için bilimsel terimlere katkı sağlıyorlar ve hem de bu konudaki tutarlı sahiplenişleri ile yabancı kelimeyi kullanmayı reddediyor ve yerine özbeöz Almanca karşılığını takdire şâyan bir azimle kullanıyorlar.  Herkesin de bildiği basit bir örnek vermek gerekirse cümle alem televizyona televizyon derken bu adamlar “Fernseher” diyor ve sonuçta aynı şeyden bahsediyor (Fern = uzak = tele, seher = görüş, görme = vision) ve bu tutumları kesinlikle bu insanları bilime katkı açısından daha az değerli kılmıyor.

 

            Bundan daha önemli bir başka yönü de var bu işin. Türk bilimsel terimlerinde sıkıntısını yaşadığımız (Sn. Prof. Dr. Hakan ORER’in ifadesiyle söylüyorum, bu konudaki “karaktersiz tutumumuz”) bu yapı bozukluğu inanınız bilimsel gelişmenin önündeki en büyük engeldir. Ben kendi adıma mali sıkıntılar çok, para bulamıyoruz şeklindeki ifadeleri çok tutarlı bulmuyorum. Brezilya, Meksika, Slovakya vb bir çok ülkenin de para durumu bizden daha iyi değil muhtemelen ama bu ülkelerde evrensel nitelikte çalışmalar çıkmıyor diyemezsiniz. Neredeyse sadece İstanbul’daki görüntüleme cihazlarının toplamının Avrupa’daki toplam sayıyı yakalamak üzere olduğu söyleniyordu bir ara, eğer bu durum doğruysa bu gerekçeler gerçekçiliklerini hepten yitiriyorlar bana göre. Bu noktada esas üzerinde durmamız gereken mesele, bir konuyu kavram olarak beyninizde ne kadar iyi işleyebildiğinizdir. Eğer siz bilimsel anlamda (esasında her anlamda) bir gelişme kaydetmek istiyorsanız elinizdeki malzemeyi işleyebilmeniz daha da önemlisi kavramsallaştırabilmeniz gerekir.  Bunu yapamadığınız taktirde o malzemeye (her ne ise) hakim olmanız ve o malzeme ile ilgili açılımları yakalamanız güçleşir.  Yani özetle uğraştığınız şey size bir şeyler ifade etmelidir. Şimdi bu noktada örneğin, Sn.KAYAALP bir konuşma sırasında “Ben odds ratio kelimeleri yerine kendi bulduğum olupolmamasılık ifadesini kullanıyorum.” dediği zaman bir kısım katılımcıların hafifçe tebessüm ettiğini hatırlatmak isterim.  Halbuki bu gülümseyebileceğimiz bir konu değildir ve hatta çok ciddi anlamda kanayan bir yaramızdır. Oğuz hocanın bulduğu kelimeyi beğenmemiş olabilirsiniz, yerine daha uygun bir başka kelimeyi siz bulabilirsiniz ama her durumda Sn. Oğuz KAYAALP’in bu konudaki duruşunu örnek almamız gerekir.  Gerçekten de “olupolmamasılık” kelimesi bana her halûkarda, “odds ratio” ifadesinden daha fazla şey anlatıyor ve benim bu durumu kavramamı kolaylaştırıyor.  Bu, esasında zaten çok  da tartışılacak bir durum değildir, çünkü herkes bilir ki  ADEMOĞLU KENDİ ANA DİLİNDE DÜŞÜNÜR !  Şimdi bazı meslektaşlarımın kendi kendilerine şunu söylediğini duyar gibi oluyorum: “ İyi de her yabancı kelimenin bir Türkçe karşılığı yok ki !!!” Doğru yok ama bir kere bu konuda çok karamsar olmaya da gerek yok. Düşününüz ki son dönem gelişmeleri bir kenara koyarsanız en azından sağlık alanında neredeyse, geçen yüzyılın başlarına kadar Avrupalı bilim adamı, İbn-i Sina’ nın “El-Kanun fi't-Tıbb” ını kendi dillerine çevirip çevirip, ders kitabı olarak okutuyordu. Yani “eyvah ya bu kelimenin Türkçe karşılığı yoksa !!!” şeklinde bir korkuya kapılmaya gerek yok, zaten mevcut lûgatın önemli kısmını Avrupalının “Avicenna” diye bildiği, senin İbn’i-Sina’n oluşturmuş, neyin endişesini duyuyorsun ? Kaldı ki ne olduğunu anlayabildiğiniz her şeyin bir Türkçe karşılığı vardır, aksi maddenin tabiatına aykırı olurdu. Hayır hala sebatla “her yabancı kelimenin bir Türkçe karşılığı yoktur kardeşim !” diyorsanız, onun da Türkçesini söyleyeyim: “Gavura kızıp oruç bozmak”. 3-5 kelimenin Türkçe tam karşılığını bulamadım diye geriye kalanı göz ardı edemezsiniz. Esasında bu tartışmanın dünya tarihindeki hikayesi de eskidir; söylenen o ki bir gün Roma kralı J. Sezar bir idare meclisinde Roma diline ait olmayan bir kelimeyi konuşmasında kullandığında, meclis üyelerinden birisi kalkıp. “Ey Sezar ! Sen ki Roma’nın başısın ve yetkilerinle istersen bir adamı Roma vatandaşlığına alabilir ve yine istersen bir Roma’lıyı vatandaşlıktan atabilirsin ! Ancak sen bile Roma diline ait olmayan bir kelimeyi bu dile sokamazsın !” demiştir (hani benim yaptığım bir şey değil, baksanıza adam koskoca Sezar’a bu yüzden posta koymuş). Çok geriye ve elin adamına gitmeye gerek yok, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Mustafa Kemal ATATÜRK’ ün bu konuda 1924 yılında söylemiş olduğu şu cümleye dikkatlerinizi çekmek isterim: “Millî eğitimin ne demek olduğunu bilmekte hiçbir tereddüt kalmamalıdır. Bir de millî eğitim esas olduktan sonra onun lisanını, usulünü, vasıtalarını da millî yapmak zarureti münakaşa edilemez.”

 

Bu durumla ilgili bir diğer vahim konu da şudur; işleyen bir düzeneğin varlığını sürdürebilmesinin en önemli gereği  “bilgi aktarımı” dır.  Hangi düzende olursa olsun eğer bir düzenek bilgi aktarma yönünde bir zafiyete uğrarsa o düzeneğin veya düzenin sonu gelir. Eğer bahsettiğiniz bir memeli hücresi ise bunun en temel ve bildik örneği kanserdir ya da doğumsal  hastalıklardır, hücre kendinden sonra gelen nesile doğru bilgi aktarma becerisini kaybetmiştir yahut yanlış bilgi aktarma özelliği kazanmıştır. Yok eğer evinizdeki bilgisayardan bahsediyorsanız, bütün işleyişi bir anda çökertebilecek şey, bilgisayarınıza bir virüs bulaşması olabilir. Virus dediğiniz şey ise (canlı yapıdakine çok benzer bir şekilde) küçük bir zararlı bilgi yumağından başka bir şey değildir, bilgisayarınızdaki bilgi aktarma düzenlerini bozduğu anda, evde haldır haldır yedeklemelerinizi aramaya başlarsınız. Kısaca bilgiyi aktaramazsanız (ister yazılım deyin, ister kromozom) hayatta kalamazsınız.  Dolayısıyla Türk biliminin hayatta kalması için genel-geçer ve olmazsa olmaz gereklilik, Türk bilim dilinin her türlü kavramı karşılayacak şekilde ve herkesin (ama herkesin, yabancı dili kuvvetli olsun veya olmasın) rahatça algılayabileceği bir kimliğe bürünmesi ve kullanılan her terimin beyinlerimizde bir kavrama karşılık geliyor olmasıdır.  Bunu becerdiğimiz noktada, inanıyorum ki “kural koyabilecek” bilimsel çalışmalar art arda gelecektir.

 

En derin saygılarımla,

 

 

Ergin Dileköz

 

Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi

Farmakoloji AbD.

Beşevler /ANKARA

 

 

Not: Yazılarımızın hiçbir çeşidinde ecnebi kelime kullanılmamaktadır.